
Kör Baykuştan Çeviriler
İran edebiyatında yazılmış en değerli eserlerden biri Kör Baykuştur. Sâdık Hidâyet, İran’da kalemi yasak olmasından dolayı 1936 yılında Hindistan’ın Mumbai şehrinde, kendi el yazısıyla hazırladığı orijinal metni taş baskı yöntemiyle 50 nüsha olarak bastırdı. Bu orijinal metinden birkaç parça seçerek onları Türkçeye çevirdim.

Nereden başlamalı acaba? Çünkü şimdilik kafamda kaynayan tüm fikirler tam da bu ana ait. Saati, dakikası ve tarihi yok. Belki dün yaşanmış bir olay benim için bin sene evvel yaşanmış bir olaydan daha eski ve daha etkisiz olacak.

Odamı oluşturan dört duvarın, hayatımın ve düşüncelerimin çevresine çekilmiş çitin arasında, benim hayatım mum gibi azar azar eriyor. Hayır; yanılıyorum, tandır ocağının köşesine düşmüş yaş bir odun kütüğü gibidir. Diğer odunların ateşiyle kavrulup kömür olmuştur ama ne yanmıştır, ne de yaştır, sadece başkalarının is ve dumanlarından boğulmuştur.

Hayat, baştan başa gülünç bir masal, inanılmaz ve saçma bir efsane değil midir? Acaba ben kendi masal ve efsanemi yazmıyor muyum? Masal yalnızca ulaşılmamış arzuların kaçış yoludur. Ulaşılmamış arzular, her masalcının kendisine miras kalan sınırlı ruh hâline göre tasvir ettikleridir.

Yalan söylemeyen tek şey ölümdür! Ölümün varlığı tüm vehimleri yok eder. Biz ölümün çocuklarıyız ve bizi hayatın hilelerinden kurtaran, hayatın sonunda bize seslenen ve kendine çağıran da ölümdür. Daha insanların dilini anlamadığımız yaşlarda bazen oyun ortasında duraklarsak ölümün sesini duyabilmemiz içindir… ve hayat boyunca bize işaret eden ölümdür. Herkes, sebepsizce ve birden bire zaman ve mekandan kopacak kadar düşüncelerine dalmış olmayı ve neyi düşündüğünü bilmediği bir anı yaşamamış mı? Sonra da yeniden dış dünyaya ve durumuna vakıf olabilmesi için çaba göstermelidir. Bu ölümün sesidir.

Mezar gibi her an daha dar ve daha karanlık olan bu odada, gece, korkunç gölgeleriyle beni kuşatmıştı. Duman çıkaran yağ kandilinin önünde, kendimi sardığım kürk ve cübbe ile ve sardığım atkımla büzülmüş halde, gölgem duvara yansımıştı. Gölgem, gerçek bedenimden daha koyu, daha belirgin bir şekilde duvara yansımıştı. Gölgem varlığımdan daha gerçek olmuştu. Sanki yaşlı ıvır zıvırcı, kasap, nineciğim ve keş karım hepsi benim gölgelerimmiş. Aralarında hapsolduğum gölgeler. Bu vakitte baykuşa benzemiştim; ama inlemelerim boğazımda tıkanmıştı ve onları kan lekeleri gibi tükürüyordum. Belki baykuşun da benim gibi düşünmesine yol açan bir derdi vardır. Duvardaki gölgem tam bir baykuş gibi olmuştu ve eğilerek dikkatle yazılarımı okuyordu. O, iyi anlıyordu kesin, bir tek o anlayabilirdi, gözümün ucuyla gölgeme baktığımda korkardım…