Sâdık Hidâyet’in Hayat Öyküsü
Sâdık Hidâyet, Çağdaş İran edebiyatının tekrarlanmaz isimlerinden, İran’ın önemli aydınlarından ve İran’da modern hikâye yazarlığının öncülerindendir. Bu yazıda, benzerine az rastlanan büyük yazarımızın hayatı ile ilgili satırlar kaleme alacağım.
Doğumu ve Ailesi
Sâdık, 1903 yılında 17 Şubat gecesinin soğuğunda, üst tabakadan bir ailenin üçüncü oğlu olarak doğdu. Bazı kaynaklarda ailenin en küçük çocuğudur diye geçer ama bu yanlış bir bilgidir ve Sâdık’tan sonra da bir kız çocuğu doğmuştur. Babası, Hidâyet Kuli Han (İʿtizâdü’l-Mülk), Kaçar döneminde bilim bakanı olarak da görev yapan Cafer Kuli Han (Neyyirü’l-Mülk)’ün oğlu ve Nasirî döneminin (Kaçar dönemi) önde gelen devlet adamı, şair ve Farsçanın en ünlü biyografi kitabı olan Mecmaʿu’l-Fusahâ, ayrıca Ecmelü’t-Tevârîh (Târîh-i Muḫtasar-ı İran), Ravzatü’l-Şafâ-yı Nâsırî vb. eserlerin yazarı olan Rıza Kuli Han Hidâyet’in (1215-1288 H.Q.) torunuydu. Annesi Ziverül Mülk de Rıza Kuli Han Hidâyet’in amcasının torunudur. İki abisi, iki ablası ve bir kız kardeşi vardı. Büyük abisi Mahmud Han, yargıtay hâkimi idi ve Korgeneral Razmâra’nın başbakanlığı döneminde başbakan yardımcılığı görevini üstlenmişti. Diğer abisi İsa Han ise tümgeneral rütbesinde ve Harp Okulu’nun eski başkanlarındandı. İşin garip tarafı, bu büyük ve önemli isimlerle dolu Hidâyet hanedanından geriye kalan tek isim, hiçbir makam ve rütbesi olmayan Sâdık’tı.

Eğitim Hayatı
Yeğeninin anlattıklarına göre Sâdık yakışıklı, neşeli ve iletişim kurma becerileri yüksek olan bir çocuktu. 1908 yılında Tahran’da ilk okula başladı. 1914 yılında okulda Nidâ-i Emvât (Ölülerin Seslenmesi) adlı duvar gazetesini yayınlamaya başlayıp lise dönemini de Darülfünun lisesinde başladı ancak iki yıl sonra göz ağrısı nedeniyle liseyi bıraktı ve 1917 yılında Fransızların okulu olan Saint-Louis Okulu’nda okumaya başladı ve yarım kalan eğitimini bu okulda tamamladı. Kendi ifadesine göre dünya edebiyatıyla ilk tanışması bu okulda gerçekleşti. Sâdık bu okulda çalışan papazlardan biri ile çok samimi bir arkadaşlık kurmuştu ve onun aracılığıyla Batı edebiyatı ile tanıştı. Daha sonra Batı bilimlerine ve metafiziğe de merak sardı. Lise döneminde farklı dergilerde birkaç makalesini yayınladı ve mezun olmadan önce de Hayyam’ın rubaileriyle “İnsan ve Hayvan” adında iki kitap yazdı. Bu dönemde vegan olmaya da karar verdi. Bu sağlığıyla ilgili değil, felsefesiyle alakalı bir karardı. Sâdık şuna inanıyordu: “İnsanlar bir daha savaş olmasını istemiyorlarsa, önce hayvanları öldürmemeyi öğrenmelidirler. Bu insanlar arasında olacak barışın zeminidir.”

Avrupa’ya Gitmesi
1924 yılında Sâdık liseden mezun olur ve bir süre sonra devletten aldığı burs ile mühendislik bölümünde okumak için Belçika’ya, Gent şehrindeki bir teknoloji enstitüsüne gider ama Belçika’yı hiç sevmedi ve Gent şehrinden de nefret etti. Bir an önce Paris’e gitmek istiyordu ve bunun başlıca sebeplerinden de bütün arkadaşları ve abisinin Paris’te olmalarıydı. Çabaları ve babasına yazdığı şikayet mektupları sonucunda aynı yılda Paris’e gönderildi ve eğitimine Paris’te devam etme kararı alındı.
Yaklaşık dört yıl Avrupa’da kaldı. Eğitimine devam etmeye pek hevesi yoktu, Sâdık’ın ilgisini çeken Batı yazarlarıyla tanışmak ve kendisini bir yazar olarak tanıtmaktı. Bu yıllarda birçok yazar ve aydın ile buluşup onları tanımaya çalıştı. Avrupa’dayken birkaç kitap ve bir makalesini yayımladı. Ama belki de Avrupa’da yaptığı en önemli şey İran’da başladığı “Kör Baykuş” kitabını bitirmekti.
İlk İntihara Kalkışması
1928 yılında, Sâdık kendisini Marne nehrine atarak ilk kez intihar etti. Sâdık Hidâyet intihar eden ilk İranlı yazar ve aydındır. Yakında bulunan küçük bir tekne onu kurtardı. O tekne olmasaydı, belki Sâdık da kurtulamazdı. Bu intiharın sebebi bugüne kadar bilinmiyor. Sâdık’ın yakın dostu olan Mustafa Ferzane bu intihar sebebinin duygusal sebeplerden dolayı olduğunu söyler ama Sâdık abisine yazdığı mektupta “Bir delilik yaptım, ama ucuz atlattım!” diye yazar.

İran’a Geri Dönüşü
İntiharının ardından yaşananlar nedeniyle 1930 yılında eğitimini tamamlamadan İran’a geri dönüp Millî Banka’da çalışmaya başladı. Bankada çalışmaktan hiç memnun değildi ama daha sonra birbirlerinin hayatında çok etkili olacakları Hasan Kaimiân ile de burada tanıştı.

Kaleminin Yasaklanması
O yıllarda dönemin maarif ve kültür bakanı olan Ali Asker Hikmet, yazdığı “Vagh Vagh Sahab” kitabı yüzünden Sâdık’a dava açtı. Hidâyet ailesi onu yalnız bırakacak bir aile değildi bu yüzden artık hiçbir şey yayınlamayacak diye ondan yazılı taahhüt alarak onu serbest bıraktılar. Sâdık Hidâyet, resmi olarak yurt dışına çıkışı ve kalemi yasaklanmış ilk İran vatandaşı olmuştur.
Hindistan Seyahati
Yazdıklarını yayınlamaya izni olmadığı için şartlar Sâdık için çok zordu ve hiçbir iş yerinde tutunamadığı için de sürekli iş değiştiriyordu bu yüzden mola vermek için 1936 yılında arkadaşı Şin Partov’un davetini kabul ederek Hindistan’a gitti. Hindistan yolculuğu ona çok iyi geldi. Orada Pehlevice öğrenmeye ve küçük bir apartmanda yaşamaya başladı. Sâdık İran’a döndükten sonra en önemli Pehlevice eserlerini Farsçaya çevirip yayınladı. Hindistan’da bir sene kaldıktan sonra Sâdık İran’a geri dönüp tekrar Millî Bankasında çalışmaya başladı ama bir sene sonra istifa etti ve kültür bakanlığında istihdam edildi.
Yeni Düzen
1941 yılında Sâdık Güzel Sanatlar Fakültesi’nde çevirmen olarak çalışmaya ve arkadaşlarıyla kafede buluşmaya başladı. Onun bu hareketi diğer büyük isimleri de kafelerde buluşmalar yapmaya teşvik etti. Bu dönemde Mesud Ferzad, Büzürg Alevî ve Mücteba Minevî ile tanıştı.

İkinci İntihar ve Ölümü
Sâdık arkadaşlarıyla yaşadığı tatsızlıklardan dolayı her zamankinden daha da karamsardı. Tekrar Paris’e gitti ve bu sefer yaptığı yolculuğunun dönüşü olmadı. 1951 yılında Paris’te evdeki bütün kapı ve pencereleri sıkı sıkı kapattı, ocağı açtı, doğal gaz zehirlenmesiyle intihar etti ve onu seven herkesin kalbını kırarak, bu dünyadan ebediyen ayrıldı…
Sâdık Hidâyet’in hayat öyküsünü okuyunca hep aynı şeyi düşünmüşümdür. Biraz umudu olsaydı, bir kere kirli pencereye değil de pencerenin arkasındaki manzaraya bakabilseydi, belki her şey bambaşka olurdu. Sâdık’ın düşündüğü gibi dünya adil bir yer olmayabilir ama her şeye rağmen hayat yaşamaya değer…